Son Yaşanan Çatışmalar Ve Kent Ablukaları Işığında İrlanda Deneyimine Yeniden Bakmak

YÜKSEL GENÇ

Öncelikle bu kadar acılı, çatışmalı bir sürecin içerisinden çıkıp buraya gelmiş olan hem panelistlerimizi hem siz değerli konukları selamlıyorum, teşekkürlerimi sunuyorum. Samer olarak, açıkçası silahların konuştuğu ve ölüm gerçeğinin bu kadar acımasız olduğu bir ortamda; çözümü tartışmak, konuşmak çok güç ama bir o kadar da değerli. Diyalogu ve sözü bastırmaya çalışan silah ve şiddet daha güçlü görülebilir ama biz bütün bu savaş ortamına rağmen konuşabilmeyi de yeniden denemek ve bu imkanı zorlamak adına bu paneli düzenledik. Panelimizi düzenleme nedenimizi konu başlığımız ifade ediyor aslında: “Son yaşanan çatışmalar ve ablukalar ışığında İrlanda deneyimine yeniden bakmak”.

Her toplum, her insan kendi hikayesini eşsiz sanır ve sadece kendi başına geldiğini düşünür. Aslında tüm öyküler özgün olmakla birlikte;  ne insanların öyküsü eşsizdir ne de toplumların öyküsü eşsizdir. Biz, bizimle benzer sorunları yaşamış, Kürdistan’da yaşananlar ile benzer dönemleri yaşamış ya da üç aşağı beş yukarı çatışmalı toplumsal sürecin kendisinden çıkmış deneyimleri bu yüzden çok önemsiyoruz. Bizim gibi acılı ve çatışmalı süreçler yaşayan toplumlar dünyanın her yerinde var ve bu toplumlar bir şekilde kendi sorunlarını kısmen de olsa çözebilme süreçlerini de yaşamışlar. Eğer çatışmalı süreçler, kan ve ölümlerin belirlediği süreçler, aşılabiliyorsa ve çözülebiliyorsa dünyanın bir yerinde, buralarda da aşılabilir buralarda da çözülebilir. Elbette bütün deneyimler birbirinin aynı değildir. Bir deneyimin kendi çözüm metodu diğer bir yere hiç uymayabilir ama burada önemli olan çözme iradesini, konuşabilme gücünü göstermiş olan yerlerin, ülkelerin, halkların, toplulukların kendisine bakmayı başarmak, deneyimler ışığında çıkış yollarını görebilmek, örgütleyebilmek; süreci bir şekilde yürütülebilir kılmaktır.

Neden İrlanda deneyimi?

Belki birçoğunuz aklından bu geçiyordur şimdi. Konuklarımız tam da bunu anlatacaklar. Bizim neden İrlanda deneyimini konuşmak istediğimize gelince; biliyorsunuz, son aylardaki çatışma ve savaş halinin en fazla dile gelen parametreleri; özyönetimler, hendekler, barikatlar isyan, ayrılma vs. gibi söylemler etrafında gelişiyor. Yaşanan durum ve tartışılan kavramları tarihsel bir okuma ile önümüze koyduğumuzda benzer bir sürecin ve aslında sürekli tartışma odağımızda olan bu sürecin bir başka yerde de yaşanmış olduğunu görüyoruz: Kuzey İrlanda!

Benzer dönemleri yaşamış ve uzun soluklu bir çözüm süreci ve iradesi göstermiş olan İrlanda örneğini biraz da bu yüzden tercih ettik aslında. Bu paneli düzenlerken bizi tetikleyen bir konu da konuğumuz Chris’in T24’teki “Hendekler Özerk Bölgeler ve Barış: İrlanda’nın Gerçek Dersleri”  yazısı oldu. Chris’in yazısını okurken; benzer bir süreç, çok benzer çıkarsamalar ya da benzer durumlar yaşanıyor, demek ki ders çıkarılabilecek bir örnek var önümüzde, diye düşündük. Tam da çatışmaların ortasında ölümlerin ortasında konuşabilmek ve çıkış yollarını arayabilmek ile ilgili konuştuğumuz sırada Chris’in T24’teki yazısı bize biraz da ilham oldu. Bu örneğin ders çıkarılacak yanları ile farklılık arz edecek yanlarını konuşmak bize düşüyor ve dolayısıyla aslında biraz da bu nedenle İrlanda örneğini  konuşmak istedik. Çünkü İrlanda deneyiminin kendisinin de bir dönemine hendekler, çatışmalar, öz yönetim tartışmaları epey bir damga vurmuş. Bunu İrlanda ve İngiltere nasıl aştılar, aşabildiler mi,  ne tür hatalar yaptılar, bizim içinde bulunduğumuz süreç hataların neresine denk düşüyor, çıkış yolu ne, bütün bunları görebilmek açısından özellikle Chris’in anlatımlarının değerli olacağını düşünüyorum.

Yine Mithat hoca bu süreci çok uzun çalıştı. İrlanda deneyiminin kendisinden biriktirilebilecek dersleri belki de en rahat öğrenebileceğimiz, başvurabileceğimiz adreslerden biri oldu. Dolayısıyla biri tanıklıklarıyla, diğeri araştırma ve çalışmalarıyla süreci çok iyi bilen iki konuğumuz ile beraber İrlanda deneyimini ve bu deneyim ışığında yaşananları yeniden anlamlandırmayı bu panelin olma nedeni olarak belirledik.

 

Konuklarımızdan; Chris Stephenson Bilgi üniversitesinde matematik hocası aslında. Ama Chris aynı zamanda İrlanda’daki çatışmalı bir döneminede tanıklık etmiş bir isim. Tanıklık ettiklerini ve çıkarımlarını paylaştığı yazısı, burada olma gerekçesini de açıklamış oluyor aslında. Kendisinden dinleyip öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyoruz.

Yine Mithat Sancar hocamız kendisi bir akademisyen olmakla birlikte son dönemde HDP Mardin milletvekili. Kendisi bu dönemi çalışan, öğretim görevliliği döneminde çokça çalışan bir isim ve barış çalışmaları konusunda ciddi çabaları olmuş; şimdiye kadar bu konuya kafa yormuş bir isim. (İlk konuşmaya Chris ile başlayacağız. Cris bize İrlanda’da yaşananın ve gerçekte olanın ne olduğunu; İngiltere’nin gerçekte ne yaptığını anlatacak. Ardından Mithat Sancar ile devam edeceğiz.)

CHRİS STEPHENSON

Herkese merhaba.

Öncelikle çok zor koşullarda yaşıyorsunuz ve zor günler geçiriyorsunuz. Hepinize sabır diliyor ve kaybettiklerinizin acılarını paylaşıyorum. Çok zor bir dönem; keşke ilk Diyarbakır ziyaretim daha mutlu bir zamanda olsaydı.

Size başka bir ölümü hatırlatmak istiyorum. Bugün, tam 9 yıl önce Hrant Dink öldürüldü. Dün gibi hatırlıyorum. Bir cuma günü öğleden sonra haber geldi. Benim işyerim, çalıştığım üniversite Agos gazetesinin bürosuna çok yakın. Koşa koşa oraya gittik ve birileri “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağırmaya başladı. Bu, Türkiye için çok önemli bir adımdı. Daha önce hiç duyulmayan bir slogan. Bir kaç gün sonra Hrant Dink’in cenazesinde 250 bin kişi hep bir ağızdan bu sloganı atıyordu.

O cenaze sonrasında Türkiye’de yeni bir rüzgâr esti. O rüzgâr birkaç ay sonra Bin Umut Adayları kampanyasını doğurdu ve sonrasında parlamentoda ilk defa umudu temsil eden bir grup kurulabildi. Bazen çok zor dönemlerden umut doğabilir.

Herhalde T24’de yazdığım makale sayesinde buradayım. Niçin yazıldı, ne ifade etmek istedim? Politikacılar televizyona çıkıp “bunlar silahı betona gömsünler, iş bitecek, barış olacak” ya da “hiçbir ülkede, böyle, ordunun bölgeden çekilmesi gibi bir şey kabul edilemez” ve benzeri ifadeler kullanıyorlar. Bu tür ifadeler niçin kullanılıyor? Çünkü silahın gerçekten betona gömüldüğü bir yer var. O yer Kuzey İrlanda’dır. Öyle bir yöntem kullanıldı orada. Dolaysıyla böyle bir iddia var: PKK silahlarını betona gömerse barış olacak. Bu iddia Kuzey İrlanda’da olup bitenleri doğru bir şekilde yansıtmıyor.

Bu örneğin bu şekilde sunulmasının politik bir amacı var. Ortada tam bir sorumsuzluk, bir ciddiyetsizlik mevcut. Bu iddiayı dillendiren politikacıların hepsinin danışman orduları var. O danışmanlar yabancı dil biliyor, internet bağlantıları var ve bunları araştırıp Kuzey İrlanda’nın barış sürecinin gerçeklerini öğrenebilirler. İrlanda’nın barış süreci içinde bulunan insanlar Türkiye’ye gelip gidiyor; seminer de vermişler. Söylediklerinin doğru olmadığını herhalde kendileri de biliyor ya da bilmiyorlarsa, insanların öldüğü, öldürüldüğü böyle bir durumda, böyle aldatıcı şeyler söylemek tamamen bir ciddiyetsizlik ve sorumsuzluktur.

Dolayısıyla birinci amacımız o makaleyi yazarken o yanlışı ortaya çıkarmak ve özellikle Türkiye’nin batısında olan insanlara kolay bir çözümün gerçekçi olmadığını göstermekti. Yani başka bir şey olmadan, ellerinde silah olan insanlar bunları betona gömecek ve barış olacak. Öyle bir çözüm yok. İrlanda’da böyle bir çözüm olmadı. Dolayısıyla, bunu, İrlanda deneyimine bakıp anlamak lazım. Bugün Türkiye’de bulunduğumuz durumu anlamlandırmak için bunun yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Utanarak konuşuyorum, çünkü yanımda Mithat hoca var. Mithat hoca uzun bir süre çok ciddi bir şekilde konu üzerine çalıştı.

Tek iddiam; tek bir makale yazmış olduğum ve 1969’da Kuzey İrlanda’ya gidip o zamanki durumu kendi gözlerim ile görmüş olmam. Mümkün olduğu kadar size anlatacağım.

İrlanda sorunun en az 400 senelik bir tarihi var. Hepsini anlatamam. Herhalde daha uzun bir makale yazmam gerekiyor. Şimdi çok hızlı biraz tarih anlatmak istiyorum; diğer türlü İrlanda’da yaşanan deneyimi anlamak biraz zor.

400 sene boyunca İrlanda, İngiltere’nin sömürgesiydi. İngiliz egemenlerinin kullandığı bir yöntem var: böl-yönet. Küçük bir ada olan İngiltere bir zamanlar dünya nüfusunun beşte birine, dünya topraklarının dörtte birine bu yöntemle hakim oldu. Yönettikleri yerlerde genellikle bir azınlık aracılığıyla egemenliklerini sağladılar. Örneğin Hindistan’da Sikhler, Malezya’da Çin kökenliler, Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler. Bize en yakın örnek Kıbrıs. Kıbrıslı Türkler, İngilizler tarafından kullanıldı. Kıbrıs’ın diğer nüfusuna karşı Rauf Denktaş İngilizlerin başsavcısıydı örneğin. Böyle bir durum yaratıldı ve bu yöntemle o ada İngiltere’nin kontrolü altında tutuluyordu. İrlanda herhalde bu yöntemin ilk tarihsel örneğidir. Yerli bir azınlık yerine İrlanda’ya hâkim olmak için bir toplumsal mühendislik yapıldı ve İskoçya’dan farklı mezhebe sahip olan Protestanlar İrlanda’ya getirildi. Bu nüfus değişimi 1600’lerde yapıldı. Dolayısıyla İrlanda’da iki nüfus var: biri Katolik, biri de Protestan. Protestanlar genellikle İngiltere’ye bağlılık duyan bir nüfus; ama hep değil: Bazı zamanlarda, örneğin 1789 Fransız Büyük Devrimi’nin ilhamıyla ortaya çıkan 1798’deki Birleşik İrlandalılar isyanında, İngilizlere karşı Protestanlar, Katoliklerle birleşip ayaklandılar.

1916 yılında çok önemli bir isyan oldu. İrlanda bağımsızlığı için büyük bir isyandı, ancak başarısız oldu. Onun liderlerinden biri, James Connolly marksist bir sosyalistti. İsyanın bir sürü lideri İngilizler tarafından idam edildi. Connolly ağır yaralı olduğu halde bir sandalyeye bağlanarak idam edildi.

Bu isyan olmadan önce Connolly, İrlandalıları bir tehlikeye karşı uyarmıştı. Protestanlar ağırlıkla Kuzey İrlanda’da, Katolikler ise daha fazla güneyde yaşıyordu. “İrlanda sorunu”nu çözmek için çeşitli zamanlarda İrlanda’nın bu mezhepsel çizgiye göre bölünmesi önerilmişti. Connolly, böyle bir mezhepsel bölünmenin bir gericilik şöleni anlamına geleceği, gericiliğin hâkim olduğu bir ada yaratacağı yönünde uyarmıştı. O başarısız isyan sonrasında 1923 yılında İrlanda bölündü. Protestanların çoğunlukta Katoliklerin azınlıkta olduğu bir Kuzey İrlanda mini devleti İngiltere’ye bağlı kaldı. Güneydeki İrlanda Cumhuriyeti % 95 Katolik nüfusa sahip bir devlet haline geldi. Her iki devlette de dindar, gerici, kadın hakları ve eşcinsel haklarını tanımayan, gerici hükümetler kuruldu. Maalesef Connolly’nin öngördüğü mezhepsel bölünmenin gerici sonuçları ortaya çıkmıştı.

Bu tarih 1960’larda başlayacak insan hakları mücadelesinin altyapısını oluşturdu. Kuzey İrlanda’nın kendi meclisi var ve aynı zamanda İngiltere’nin de meclisine milletvekili seçiliyor. Kuzey İrlanda’da Katolik nüfus eziliyordu. Eşit oy hakkı bile yoktu ve Katolikler arasında işsizlik hat safhadaydı. Ev bulamıyorlardı; bütün toplumsal alanlarda ayrımcılığa maruz kalıyorlardı.

1960’ların sonuna doğru İrlanda’nın kuzeyinde ABD’deki siyahların verdiği insan hakları mücadelesinden ilham alan bir insan hakları mücadelesi başladı. Bu yıllarda faal bir IRA teşkilatı yoktu; yani ortada silahlı bir güç yoktu. Yeni ortaya çıkan insan hakları hareketi çok genç bir hareketti. Hareketin liderleri 20 yaşlarındaki insanlardı. Örneğin bu hareketin adayı olarak İngiltere meclisine seçilen kadın milletvekili Bernadette Devlin 21 yaşındaydı.

Dönüm noktalarından biri Derry şehrinde yaşandı. Derry, Katoliklerin çoğunlukta olduğu bir şehir, ama seçim sistemi öyle ayarlanmış ki her zaman büyükşehir belediyesi Protestanların elindeydi. Seçim bölgeleri ve oy kullanma rejimi öyle ayarlanmış ki demokrasi çalışmıyordu. Örneğin iki evi olanın iki oyu vardı. Ekim 1968’de yeni insan hakları hareketi bir yürüyüş yapmaya çalıştı. Sloganlar arasında “Bir kişiye bir oy, bir ev, bir iş.” Ancak 300 metre yürüyebildiler; ondan sonra bizim çok iyi bildiğimiz, su sıkan TOMAlarla dağıtıldılar.  İngiltere’de hala TOMA diye bir şey yok. Geçen sene İngiltere hükümeti TOMA satın almak istedi, ancak parlamentoda oluşan tepki yüzünden alamadılar. İngiltere ile Kuzey İrlanda arasındaki farkı gösteren 50 sene öncesinden bir örnektir, Kuzey İrlanda’da TOMA’nın dolaşması.

Hareket kendini toparladı ve Ocak 1969’da daha büyük bir yürüyüş yaptı. Belfast şehrinden Derry’ye birkaç gün sürecek insan hakkı yürüyüşü planlandı. Kırsalda Burntollet Köprüsü isimli bir yerde yürüyüşe karşı çok şiddetli bir saldırı düzenlendi. Saldırıyı düzenleyenler, Ian Paisley adında bir papazın (birazdan ona tekrar döneceğim) liderliğindeki Protestanlar ve sivil kıyafetli polislerdi. Bu saldırı bir anlamıyla İrlanda’daki şiddet sarmalının başladığı yerdi. Bundan sonra şiddet içeren bir mücadele başladı ve o şiddetin kaynağı devletti. Birkaç ay sonra, benim de şahsen bulunduğum bir zamanda, Ağustos 1969’da Protestanlar bu sefer Katolik mahalleleri dağıtmak için yürüdüler. Özellikle Derry’de bunu yaptılar. Derry’dekilere  yardım etmek için Belfast şehrinde ve Kuzey İrlanda’nın 5 başka şehrinde halk isyan etti. Kuzey İrlanda devletinin özel polisi, özel harekât polisi mahallelere makineli tüfeklerle korkunç bir saldırı düzenledi ve bir kaç kişiyi öldürdü. Esas amaçları halkı terörize etmekti.

Halkın buna tepkisi kendilerini savunmak için barikat kurmak oldu. Derry şehrinin 5-6 kasabasında halk, barikatlar kurdu. İşte biz burada hendekten bahsediyoruz ya; benzer bir şekilde, o zaman ben de oradaydım,savunma amaçlı orada da barikatlar kuruldu. Üniversiteden insan hakları mücadelesinin içinde yer alan bir sınıf arkadaşım da aralarındaydı. Bu mahallelerin yüksek barikatlarla çevrili olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Barikatların gerisinde kendi toplumsal örgütlemeleri; hatta radyo istasyonu bile vardı.

Burada amaç kendilerini polis şiddetinden korumaktı; yani bir anlamıyla benim İrlanda’da 47 sene önce gördüklerim, şimdi burada bazı yerlerde yaşananlarla çok benzer. Burada insanlar kendilerini savunmak için bir şekilde fiziksel olarak barikat kuruyorlar, güvenlik güçleri oraya girmesin diye. İrlanda’da başka bir şeye daha şahit oldum: o dönem orada IRA namına sadece birkaç yaşlı adam vardı; yani devlet saldırmaya başladığında silahlı mücadele yoktu. Halk, IRA’dan uzaktı. Sınıf arkadaşım bana birkaç yerde yer alan bir duvar yazısını göstermişti: “IRA: IRun Away”; yani İngilizce “kaçtım” anlamında bir kelime oyunu.

Halk, IRA’yı suçluyordu: “Biz saldırı altındayken sen neredesin!” Bu eski güç ortalarda görünmüyordu. Bu baskı altında IRA ve onun politik partisi Sinn Fein hızla ikiye bölündü. IRA geçici komitesi ve ayrılanlar tekrar silahlandı. Dolayısıyla bizim bildiğimiz bugünkü IRA oradan çıktı aslında. Devletin müdahalesi yüzünden silahlar yeniden kuşanıldı ve devlet bunu bahane ederek baskı politikasına devam etti. Ağustos 1971’de İngiliz hükümeti yargısız hapse atma yasasını geçirdi. Bu, Türkiye’de bile yaşanmamış bir durumdur. Sadece hükümet emriyle emniyet güçlerine sorgusuz ve sınırsız hapse atma yetkisi tanındı. O dönem yüzlerce kişi, hiç savcı, avukat ve hakim yüzü görmeden evlerinden alınıp hapse atıldı. Bu insanlar üzerinde yeni (bilimsel!?) işkence teknikleri denendi. Bunlar daha sonra Amerikalılar tarafından kullanılan, iz bırakmayan ama insanları tamamen mahveden işkence yöntemleriydi. Ocak 1972’de barışçıl bir insan hakları yürüyüşüne İngiliz askerleri ateş açtı.13 kişiyi öldürdüler; hepsi silahsızdı ve bu bir anlamda, bardağı taşıran son damla oldu.

Bu katliamdan sonra İrlandalı gençler kitleler halinde silahlı mücadeleye katıldılar. Silahlı mücadele hakim oldu.

Kendine güveni artan İngiliz güvenlik güçleri o senenin yaz aylarında daha önceden giremedikleri, hala ayakta kalmış mahalleleri bastı; barikatları dağıttılar ve baskıyı artırdılar. Yani bugün operasyonlarla Türkiye hükümetinin yapmak istediği şeyi yaptılar. Ancak tabi ki hiçbir şeyi değiştirmedi. 1972’de IRA, 150 kadar İngiliz askerini öldürdü, İrlanda ve İngiltere’de 700 bombalı saldırı gerçekleştirdi. Esas olarak mahalleleri dağıtmak, şiddeti tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı.

Ondan sonra ne oldu? İngiliz egemen sınıfı çok kurnazdır. Hep böl-yönet politikası güttü. “Nasıl çözeceğiz” diye baktıklarında; hareketi, ılımlılar ve aşırılar diye bölmeye çalıştılar. Dolayısıyla 1973’de ılımlı bir Katolik parti, ılımlı bir Protestan parti ve Güney İrlanda hükümeti ile “Sunningdale Agreement” isimli bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşmada yeni bir anayasal düzey vardı. Ancak bu anlaşmanın müzakerelerine silahlı tarafları dahil etmediler.  Ve tutmadı; çünkü esas savaşı yürüten partilere o müzakerelerde yer vermemişlerdi. Burada bir barış süreci yürütmek istiyorsanız, müzakere lazım, karşılıklı güven ortamını yaratmak lazım. Güven konuşarak oluşur. Dolayısıyla Sunningdale antlaşması tutmadı. Aslında o anlaşmayı Protestanlar isyan ederek bastırdı. Ondan sonra şiddet arttı. 1974’te IRA’nın faaliyetleri İrlanda’da zor durumda olduğundan İngiltere’ye saldırdı. İngiltere’de birahanelere bomba koymaya başladı. Biri Guildford’de, biri Birmingham’daydı.  Sivil halk öldürüldü, katliamlar oldu. Burada silahlı mücadelenin kaçınılmaz bir yanı var; her iki taraftan sivil kayıplar engellenemiyor. Birmingham’da bomba patladıktan sonra yaptı mı yapmadı mı; açıklamalar ters yapıldı. Aslında IRA’nın politikası sivil halkı öldürmek değildi. Her zaman bomba patlamadan önce bombanın yeri ve zamanını bildiriyor ve halkı uyarıyordu. Ama o sefer yanlış bir uyarı verildi ve sadece o patlamada Guildford 33 İngiliz işçi ve genç öldü. Tabii bunun etrafında İngiltere’de büyük bir milliyetçi  histeri yaratıldı. Her iki patlamanın suçu tamamen masum insanlara atıldı, yargılandılar, hapse atıldılar ve 17 sene hapiste kaldılar (Birmingham bombası için 6 masum kişi, Guildford bombası için 4 masum kişi hapis yattı). Bu olayı konu alan “Babam İçin” filmini izlemişsinizdir.

Ondan sonra zor bir mücadele süreci yaşandı. İngiliz hükümeti IRA’yı sadece hırsızlık yapan bir çete olarak göstermeye çalıştı. Bu yüzden hapiste yatan IRA militanlarının bütün politik hakları ellerinden alındı. Büyük ihtimalle bunu da duymuşsunuzdur; bir açlık grevi yapıldı. O açlık grevinde, aralarında en çok öne çıkan Bobby Sands olmak üzere 11 kişi öldü. Politik statü için mücadele devam etti.

1972’den 1990’lara kadar perde arkasında, gizlice yürütülen müzakereler de vardı; her zaman inkar edilen, hiçbir zaman sonuçlanamayan, ama hep devam eden bir müzakere. Bütün bu zaman diliminde tabi ki insanlar ölmeye devam ediyordu.

IRA’nın politik kanadı Sinn Fein silahlı mücadeleden ziyade politik mücadeleye ağırlık vermeye başladı; çünkü halk, silahlı mücadeleden yorulmaya başlamıştı ve barış isteği artıyordu. Görüşmeler başladı, gittiler, geldiler. Bu çok zor bir dönemdi, çünkü İngiliz hükümeti aynı zamanda “teröristlerle müzakere olmaz” diyordu. Absürt olaylar da yaşanıyordu. Örneğin Thatcher başbakan iken Sinn Fein temsilcilerinin televizyonda konuşması yasaklandı. TV’ler onları gösterebiliyordu; hatta onların söylediklerini söyleyebiliyordunuz. Ancak onların konuşması yasaktı. Garry Adams ya da başka bir Sinn Fein sözcüsü televizyonda konuşuyordu, ama sesli vermiyorlardı; sadece ağzı açıp kapanıyordu. Başkası onun sözleri söylüyordu; tam senkronize de değildi. Bu, elbette Kuzey İrlanda aksanlı tiyatro için büyük bir gelir kapısı oldu; trajedi içinde komedya!

Aklıma gelen, benim için çok çarpıcı olan bir gelişme 1990’ların ortasında gerçekleşti. O dönem Thatcher gitmiş, yerine John Major Muhafazakar hükümetin başbakanı olmuştu. İrlandalılarla görüşmeler ciddi bir hal almaya başlamış, ateşkes durumu oluşmuş ve barış görüşmelerine geçilmişti. Ama John Major hükümetinin parlamentodaki sandalye sayısı azaldığı için Kuzey İrlanda’dan gelen Protestan milletvekillerinin oylarına ihtiyacı vardı. İktidarda kalabilmek için hükümet o müzakereleri askıya aldı ve tabi ki insanlar tekrar ölmeye başladı. Bunlar bizim için çok tanıdık olaylar. Türkiye’de kaç defa ateşkes ilan edildi ondan sonra bozuldu; bilmiyorum. Ama burada da barış görüşmeleri, iktidar hesaplarına kurban gitti ve gitmeye devam ediyor. O yüzden bu olay bize çok tanıdık.

Yazımda da belirttiğim gibi Türkiye’de yapılan “1998’de önce IRA silahlarını gömdü, ondan sonra barış oldu” propagandası yalan. Ne oldu peki? Müzakereler başladı, böylece bir güven ortamı oluştu. Bu süreç senelerce – en az 8-9 sene – sürdü. O sürecin başında özerk bir hükümetin kurulmasını, İngiliz hükümetinin bu özerk hükümetle iktidar paylaşımını esas alan anayasa değişikliğinin yapılması, mahkûmların bırakılması, İngiliz askerlerinin aşama aşama çekilmesi, inşa edilmiş olan kalekolların kaldırılmasının sözleri hükümet tarafından verildi. Bunlara binaen IRA ve diğer tarafların silahlarını aşama aşama betona gömmesi söz konusu oldu. Bu hiç de kolay bir süreç değildi; Mithat hoca bunun uzmanı ve o daha detaylı anlatabilir ama ben başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Yeniden geriye dönüp baktığımda çarpıcı bir gelişme var. 1998’de antlaşma sağlandıktan sonra yaz aylarında İrlanda’nın en kanlı eylemi gerçekleşti. İrlanda’da barış antlaşmasına itiraz edip İRA’dan ayrılmış olan  “Real IRA” yani “Gerçek İRA” isimli bir grup bir bomba koydu ve 29 sivil Omagh şehrinin bir alışveriş merkezinde öldü. Bu eylemde hedefin adalet binası olduğu, bombanın yanlış yere konduğu ve dolayısıyla yanlış uyarı verildiği söylendi. Burada devletin bir rolü vardı, istihbarat bu bombanın konulacağını biliyordu ve hiçbir şey yapmadı. İrlanda’da müzakerelere karşı mücadele eden insanlar korkunç bir hata yaptılar ve siviller öldürüldü. Bu olayın politik etkisi silahlı mücadelenin meşruiyetinin son bulması oldu. İRA’dan ayrılan grup da özür diledi.

Anlaşmaya göre barış sürcei  2-3 seneye kadar bitecekti ama süreç uzadı. Çok daha uzun sürdü, çünkü burada 30 senelik bir mücadele sonrası birbirine güvenmek çok kolay olmuyor; bir sürü kriz yaşandı, defalarca özerk hükümet ve komple barış süreci askıya alındı. IRA’nın elinde halen silahlar var ve bazen mahallelerde o silahları kuşananlar kendi asayiş düzenlerini sağlıyor.

Demin Burntollet Köprüsü katliamından ve onun başındaki papazdan bahsetmiştim. Şimdi ona geri dönüyorum. Saldırıya liderlik eden papaz Ian Paisley, barış görüşmeleri tamamlandıktan sonra kurulan özerk hükümetin başbakanı oldu. Onun yanındaki başbakan yardımcısı ama fiilen eşit yetkilere sahip olan bir eşbaşbakan ise Martin McGuinness; 1960’larda mahkememde IRA üyesi olduğunu kabul eden, patlayıcı bulundurmaktan hapis yatmış, İRA’nın eski bir militanı.

Makalede yazdığım gibi İrlanda, barış görüşmelerinin sonucunda cennete dönmedi, ama cehennemden 3 adım uzaklaştı. En azından artık bombalar patlamıyor; ama Protestan ve Katolik toplumlar ayrı yaşamaya devam ediyor. İki toplum hala duvarlarla ayrılmış durumda, çocuklar hala ayrı okullara devam ediyor, vs. Bir sürü sorun var, ama yeni politikalara alan açıldı. Barış olduktan sonra ilginç bir şekilde SinnFein bir politik parti olarak büyüdü ve Katoliklerin en büyük partisi oldu. Bir hükümetin parçası oldular ve şimdi aslında muhalefet; işçilerin ve yoksulların haklarını savunan sol muhalefet başka bir yerden yükseliyor. Çünkü burada esas umudu yükseltecek olan şey Protestanların ve Katoliklerin birliği. İkisi de yoksul, ikisi de işçi. Bunları birleştirmek lazım. Aslında bu barış antlaşması buna pek hizmet etmedi. Başka örneklere bakarsak; örneğin Afrika’da hepimiz Mandela’nın liderliğindeki silahlı mücadeleyi destekliyorduk. Mandela’nın devlet başkanı olarak seçilmesi bizim için çok önemli bir gelişmeydi; Güney Afrika’daki siyahların eşit haklar kazanması yolunda çok önemli bir gelişme. Ama aynı zamanda Güney Afrika hala dünyanın en eşitsiz ülkelerinden birisi olmaya devam ediyor ve tabi ki yoksulların büyük çoğunluğu siyah.

Sonuç olarak bizi bu duruma sokan bu berbat sistem, zengin-yoksul ayrımı yaratıyor ve bunu her geçen gün büyütüyor. İngiltere’de olsun, Türkiye’de olsun devletler bizi bölüyor ve böylece bizi yönetmeye devam ediyorlar. Bizim bölgemizde savaşın sebebi esasen zengin-yoksul arasındaki uçurumu artıran bu politikalardır. Bu politikalar Suriye’de olsun, Irak’ta veya Türkiye’de olsun bizim sorunlarımızın esas kaynağıdır.

Tabii ki barış istiyoruz. Barış lazım ama bunun ötesinde birlik lazım. Kürtlerin ve Türklerin birleşmesi lazım. Bunun için Türkiye’de ihtiyacımız olan şey batıda, Türklerin bu hak mücadelesini desteklemesidir. Bu barış için, mücadele için, ilerleme için bir ön koşul. Ben İstanbul’dan geldim. Bize büyük bir görev düşüyor.

İnşallah barışı kazanacağız ve böylece birleşip gerçek ortak düşmanımız olan sermaye karşısında başarılı olacağız. Teşekkür ediyorum.

MİTHAT SANCAR

 (Çok teşekkür ederim. Öncelikle Samer’i gerçekten kutlamak gerekiyor. Bu zor şartlarda, çatışmaların yoğunlaştığı her açıdan zorlukların arttığı şartlarda konuşmayı bu kadar öne çıkarabilmek, konuşmanın önemine vurgu yapan bir faaliyet düzenlemiş olmak her türlü takdirin ötesindedir. Sizleri kutluyorum.)

Konuşabilmemiz gerekiyor. Hani söz bitti diye bir tabir kullanılır ya sık sık, söz bitmez. Hiçbir zaman bitmez; çünkü söz biterse sanırım insani faaliyet de biter. Kutsal kitaplar, önce söz vardı, diye başlar. Önce söz vardı ve her zaman da söz var olacak. Aksi takdirde insanlığın kazanımları dediğimiz şeylerin sürdürülmesi imkânsız olacak.

Şimdi bugün burada olmak bunu kanıtlayan bir çalışma. (Bana sözünü ettiğinde Yüksel, şartlar ne olursa olsun geleceğim dedim yani Ankara’da başka yerde programımız ne olursa olsun mutlaka gelmek istiyorum dedim.) Şüphesiz anlatacaklarımız yeni şeyler değildir. Ben defalarca bu salonda veya başka yerlerde, Diyarbakır’da Kürdistan’ın başka şehirlerinde Türkiye’de çözüm deneyimleri ile ilgili çok konuştum evet burada da çok konuştuk.  Ama bu şartlarda konuşmak ayrı bir anlam,  özel bir önem taşıyor. Çözüm deneyimleri ve barış süreçleri ile ilgili, akademide uzun yıllar çalıştım, şimdi de bu çalışmaları sürdürmeye gayret ediyorum, ama siyasetin başka gerekleri var. Belki eskisi kadar zaman ayıramıyorum ama buna rağmen takip etmekten vazgeçmiş değilim, en azından elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum.

Sadece masa başında çalışmadığımı hatırlatayım diye bir dipnot: İrlanda’da da en az 2 kere bulundum. Kuzey İrlanda’da Derry’yi de, demin Chris’in anlattığı bölgeyi, gezdim. Oradaki süreçte daha önce yer almış aktörlerin büyük bir kısmı ile yüz yüze görüşmeler yaptık. Bunun benzerini Güney Afrika'da da gerçekleştirmiştik. Güney Afrika'da da yaklaşık 10 gün boyunca, dönemin önemli bütün aktörleri ile görüşmüştük. Oradan da çıkardığımız sonuçları yine yazıya dökmüştüm. Şimdi barış süreci ile ilgili bu tür toplantılar ve tartışmalar önemlidir. (Bunun öneminin özetini Yüksel başlangıçta söyledi.) Her bir deneyimden öğrenilecek şeyler var, ama öğrenilecek şeylerin sınırı da var onu da iyi bilmek lazım.

Hiçbir ülkenin tecrübesi başka bir ülkeye, başka bir topluma bire bir uyarlanamaz ama bize mutlaka fikir verir. Bu konularda duyduğum en güzel ifadelerden biri Kuzey İrlanda çözüm ve barış sürecini hükümet adına, Tony Blair adına yürüten Jonathan Powell’dan gelmişti. İlk görüşmelerimizden birindeydi; sanırım 2011 yılıydı. Bir araya geldiğimizde Londra’da ilk sözlerinden biri "Şimdi anlatacaklarım önemlidir ama sizler bunları bire bir uygulayabileceğinizi tabi ki düşünmeyeceksiniz hatta yaptığımız iyi şeyleri fazla örnek almanıza gerek yok. Yaptığımız hatalara daha fazla dikkat edip onları tekrar etmemeniz daha önemlidir. Başarı daha çok bizim şartlarımızın ürünü olabilir ama bu süreçlerde yapılan hatalar genellikle evrensel, yani bütün dünyada ortak bir paydaya oturtulabiliyor. O yanlışlardan kaçınabilirseniz, başarının kendinize özgü yollarını bulmakta daha kolay yol alırsınız" demişti.

Şimdi dünyada başarılı müzakere örnekleri var. Çatışmalı sorunların müzakerelerle çözülebildiği başarılı örnekler var. Bugün konuştuğumuz İrlanda örneği bunların başında geliyor. Kuzey İrlanda çözüm süreci dünyada en başarılı müzakere deneyimi olarak gösterilir. Buna benzer başarılı örnekler arasında Güney Afrika deneyimi sayılabilir. Yine Endonezya’da başarılı bir müzakere süreci var  AÇE sorununun çözülmesini sağlayan bir müzakere süreci. Filipinler de aktüeldir ve bizi de başka açılardan yakından ilgilendiriyor. Filipinler’de de yine başarı ile sonuçlanmış bir müzakere süreci söz konusu. Kolombiya’da sona yaklaşılmış bir süreç var. Sürekli küçük sorunlar çıkıyor, nihai antlaşma imzalanmasına rağmen henüz tam sona erdi denemiyor ama Kolombiya gibi 60 yıldır çok ağır çatışmaları yaşayan bir ülkede, bir toplumda müzakerelerle sonuca varılmış, sonucun eşiğine gelinmiş olması önemlidir. Daha eskilerden El Salvador var Guatemala sayılabilir.

Bütün bu çatışma süreçlerinde de çok ağır tahribatlar yaşanmıştı. Mesela Guatemala’da30 yıl süren, 30 yıldan fazla süren bir çatışma dönemi ve 200 binden fazla can kaybı var. Nüfusun yaklaşık ¼’ünün yer değiştirmek zorunda kaldığı sürgünler, zorunlu göçler var. Yine Kolombiya’da da ölü sayısının, can kaybının çok yüksek olduğunu söyleyelim yani bunlar çok ağır çatışmaların yaşandığı örneklerdir ve bir şekilde çözüm müzakereler yoluyla bulunabilmiştir.

Bir de son zamanlarda daha sık gündeme gelen müzakerelerin mutlak başarısız olduğu bir örnek var. Örnekler var demiyorum bir örnek var. O da Sri Lanka örneğidir. Yani devletin imha politikası ile imha mantığı ile hareket ettiği ve sorunu çözdüğünü iddia ettiği, sorunu çözdüğüne inandığı örnek sadece bir tanedir, Sri Lanka’da olmuştur. 2006-2009 yılları arasında devletin her yolu kullanarak yetmiş bine yakın insanın hayatına son verdiği, yetmiş bine yakın insanı katlettiği bir örnektir ve bunların çok büyük bir kısmı sivillerden oluşmaktaydı. İçlerinde Tamil Kaplanları gerillaları da vardı tabi. Ama bu sayının büyük bir kısmı sivillerden oluşuyordu. Ona belki sonra yine döneceğim, ama bugün konumuz başarılı müzakere örneklerinden en önemlisi olan Kuzey İrlanda sürecidir.

Ben de Chris’e bu verdiği bilgiler için teşekkür ederim. Makalesini okuyunca gerçekten ben de heyecanlandım. Çünkü Kuzey İrlanda örneği bizde sadece çözüm süreci üzerinden konuşuluyor. 1960’ların sonlarında başlayan gelişmeler genellikle atlanıyor. Yani çatışmaların yaşandığı dönemden çok, çatışmaların sonuçlandığı görüşme, diyalog, müzakere sürecini konuşuyorduk. Oysa Kuzey İrlanda'da çözüme nasıl gelindiğini daha iyi anlayabilmek için, o süreci de iyi bilmek gerekiyor. Chris’in T24’teki yazısı bizim dikkatimizi buraya çektiği için çok değerliydi. Ben de okuduğumda yeniden buraya bakmanın ne kadar gerekli olduğunu düşündüm ve oturdum, daha önce en az iki kere izlediğim bir filmi bu yazıyı okuduktan sonra bir kez daha izledim. Önemli bir film, o filmi izletseydik, şimdi burada muhtemelen konuşmalarımızın çoğu gereksiz hale gelecekti. Pek çok şeyi söylememiz gerekmeyecekti. Film 2002 yılı yapımı Kanlı Pazar (Bloody Sunday ) adını taşıyor. Paul Greengrass İrlandalı bir yönetmendir. Yönettiği film, tam da Chris’in anlattığı dönemi işliyor.

1969'da özellikle Derry’nin Bogside bölgesinde,  barikatlar oluşturuluyor. İngiliz askerlerinin ve yerel polisin saldırılarına karşı kendilerini korumak için orada gençler barikatlar oluşturuyorlar. Çok sayıda mahallenin ve sokağın girişini barikatlarla kapatıyorlar. Bir yandan tabi Derry ilginç bir yer; Chris burada iken Derry hakkında çok şey anlatmam doğru olmaz ama Derry iki isimle biliniyor. Biri London Derry’dir. Biri Free Derry’dir. London Derry ismini yani Londra Derry ismini tabi birlikçiler, Protestanlar ve İngiliz hükümeti kullanıyor. Katolikler, orada mücadele yürüten gençler Free Derry diyorlar. Yani, Özgür Derry diye adlandırırlar. Hatta flimin sahnelerinden birinde, hemen girişte “Welcome to  Free Derry”  yazılıdır, ama Free çok büyük yazılmıştır. Çünkü asıl vurgulanan Özgür Derry burası. Oysa dediğim gibi Protestanlar, birlikçiler, ve İngilizler oraya London Derry diyorlar. Burada vurgulamak istedikleri de açık: Derry sizin değil bizimdir. Sizin Özgür Derry’i özgürleştirmenize de izin vermeyeceğiz. Bunu da bilin yani,  mesaj bu, buna karşılık Derry’de direnenler,  özgürlükleri için mücadele edenler de asla London Derry ismini kullanmazlar. Derry’e tek başına Derry bile demezler. Özgür Derry derler.

Orada bir sivil halklar hareketi, halkların demokrasisi adlı bir hareket ortaya çıkıyor. 68 kuşağı olaylarının da verdiği ilhamla gelişiyor. Derry kozmopolit bir yer. Sadece Katoliklerin oturduğu bölge değil, kent merkezi Country Derry ile City Derry merkez ayrı nüfuslardan oluşuyor. Derry’nin etrafı Protestan, merkezi daha çok Katolik ama Katolik ve Protestanlardan oluşan ortak bir demokrasi hareketi kuruluyor. Yani Amerika’dakine benzer sivil halklar hareketi ortaya çıktığında, sadece Katoliklerin oluşturduğu bir şey değil bu, hatta daha çok Protestanlar, insan hakları savunucusu Protestanlar,  önce geliyor. Bu“halkların demokrasisi” hareketini, filmde de izleyince göreceksiniz, bütün o Kanlı Pazar olarak bilinen günde yapılan yürüyüşü de Derry’nin İngiliz parlamentosundaki milletvekili, Protestan milletvekili örgütlüyor. Öncülüğünü bir Protestan milletvekili yapıyor o yürüyüşün. 

Şimdi o yürüyüşle ilgili bir iki kısa bilgi daha vereyim, ayrıntıları filmde izlemek üzere sizlere bırakayım. Neden bir yürüyüş yapılacak? Eşitlik temelinde, yani biz Katolikler ve Protestanlar eşit yaşamak istiyoruz sloganıyla yola çıkıyorlar. İçlerinde Katolikler var Protestanlar var. Tabii eşitlik o dönem için son derece önemli, çünkü Katoliklerin de pek çok konuda eşitsiz koşullarda oldukları bir dönem. Hem fiili hem hukuki eşitsizlikler içinde yaşıyorlar. Zaten Katoliklerin mücadelesinin önemli hedeflerinden biri de bu eşitliği sağlamak. Şüphesiz önemli bir başka bir boyutu var bu mücadelenin, hedefi var: Kuzey İrlanda’ya kendilerini yönetebilecekleri bir statü verilmesi. Yani İngiltere’ye bu kadar bağlı olmaktan çıkarılması ve çoğunluğa bırakılmış imtiyazların Katolikler tarafından da bir tür kendini yönetme modeli içinde kullanılabilmesi. Bu yürüyüşten çok tedirgin oluyor o dönemin İngiliz hükümeti ve bana göre bu tedirginliğin en önemli sebebi, sadece Katoliklerin değil Protestanlarla birlikte Katoliklerin düzenlediği bir yürüyüş olması.

Türkiye’de de ne zaman Türkiye halklarını bir araya getiren faaliyetler olursa egemen iktidar çevreleri bundan çok büyük rahatsızlık duyuyorlar. İki durum arasında paralellik kurmak ne kadar doğru, bunu takdirlerinize bırakayım ama yine de ben bir karşılaştırma yapacağım. Karşılaştırmaların her zaman sıkıntılı olduğunu biliyorum. Yani karşılaştırma yaptığınız zaman herkes hızla birebir benzetmeye meylediyor. Niyetim o değil ama, Derry'deki yürüyüş, ki binlerce kişi katılmıştı o yürüyüşe, 30 Ocak 1972 tarihinde yapılmıştı. O yürüyüşü ben Ankara’da katliam gerçekleştirilen yürüyüşe benzetebilirim. Sanırım, sadece Kürtlerin özgürlük ya da hak talep ettiği yürüyüşler, on binler yüz binler de katılsa, halkların bir arada özgürlük ve barış istediği yürüyüşler kadar tedirgin etmeyebiliyor iktidarları. Şimdiki devlet yönetimi dâhil, hepsini diğeri daha çok tedirgin ediyor. Halklar bir araya geldiğinde, hakikaten birlikte talepte bulunduğunda, birlikte mücadele yürüttüğünde o çok fazla tedirgin ediyor.

Suruç katliamı da benzer bir olayın ardından yaşandı onu da söyleyebiliriz. Çünkü oraya da Kobanê ile dayanışmak üzere Türkiye halklarının genç evlatları, bütün halklardan gençler toplanmıştı. O nedenle çok tedirgin olunmuştu. İngiliz ordusu da, bölgeden sorumlu yüksek rütbeli subaylar da kafalarında bir katliam planıyla gitmişlerdi. Yıllar sonra arşivler açıldığında bunların hepsi görüldü zaten. Paraşütçüleri, yani çok tedirgin olan İngiliz ordusunun en gözü kara, en acımasız birliğini, Derry gibi küçük bir kasaba sayılabilecek bir şehirdeki bir yürüyüş için görevlendiriyorlar. Paraşütçüler kelimesi o dönem için hakikaten ciddi kaygı, tedirginlik uyandıran bir kelime. Eğer paraşütçüleri bir yere göndermişseniz, demek ki orada çok ciddiye aldığınız bir tehlike var demektir. Hükümetin ve o paraşütçülerin müdahalesiyle 27 insan yaralanıyor ve bunların 13’ü ölüyor. Yine Chris’in dediği gibi hiçbirinde silah da yok. Bir soruşturma açılıyor sonrasında, göstermelik bir soruşturma. Soruşturma raporuna baktığınızda, bizimkilerin neyi nereden öğrendiklerini veya bu baskının zulmün dilinin de, evrensel yöntemlerinin de ne kadar evrensel olduğunu anlarsınız. Barikatlardan bizlere ateş açıldı, silahlı kuvvetler mensuplarına ateş açıldı, orada silahlı kişiler vardı diye bir gerekçe yazılıyor rapora ve bütün katılan güvenlik görevlileri suçsuz bulunuyor. Ama barikatlar tarafında bulunmuş tek bir silah yok,  barikatlardan ateş açma sonucu bulunan tek bir kurşun yok, yaralanan tek bir asker yok. Buna rağmen İngiliz sistemi Kanlı Pazar katliamını rahatlıkla aklayabildi.

Şunu da ekleyeyim, tabi barış, daha doğrusu çözüm süreci, bu son çözüm süreci başlayınca Kanlı Pazar yeniden gündeme geldi. Kanlı Pazar'ı aydınlatma talebi de sürekli gündemde tutuldu. Masada da konuşuldu ama masada konuşulmasından çok Kuzey İrlanda’da sivil toplum örgütleri, insan hakları kuruluşları Kanlı Pazar'ın da aydınlatılması talebini gündeme getirdiler. Bir soruşturma komisyonu kuruldu, 7 yıl çalıştı bu komisyon, on binlerce sayfa raporlar yazdı yüzlerce insanı yeniden dinledi.  2010 yılında sonuçlar açıklandı; tek bir çatışma yok, tamamen keyfi ve kasıtlı. Yani büyük ölçüde kasıtlı bir katliam var diyor rapor. Bunun üzerine de İngiliz başbakanı David Cameron açıkça özür diledi.

Kuzey İrlanda’daki süreç nasıl gelişti ana hatlarıyla ana aşamalarıyla anlatayım. Chris’in altını çizdiği bir nokta çok önemli, çünkü bu konuda çok fazla dezenformasyon, yanlış bilgi var. En başta Cumhurbaşkanı yapıyor bunu, diyor ki Kuzey İrlanda'da süreç İRA silahları bıraktığı için başladı. Hani silahları betona gömdüler ya diyor, bu kesinlikle doğru değil. Hatta yine Jonathan Powell’dan bir cümle aktarayım. Demişti ki: “Tony Blair 1997'de iş başına geldiğinde, ilk gündemine aldığı konulardan biri, hatta birincisi Kuzey İrlanda sorunuydu. Bu sorunu çözmeliyiz demişti ve ikinci sözü de görüşmelere başlamak için hiçbir ön şart olmayacak. Sadece ateşkes olmalı bunun dışında başka bir ön şart olmamalı.”

 Jonathan Powell’ın dediği şuydu, John Major da görüşmeyi kabul etmişti ama bir şartla; İRA silah bıraksın demişti. İRA da silah bırakmak görüşmelerin ön şartı değil ancak sonunda varılacak bir durumdur, yani eğer görüşmeler başarılı olursa zaten silah bırakılacak, diye yanıtlamıştı. Çözümün sonunda gelinecek bir aşamadır silah bırakmak, dolayısıyla silah bırakmak söz konusu olmadı; tam tersine silah bırakmak ‘Hayırlı Cuma’ anlaşmasından da 7 yıl sonra gerçekleşti.

Şimdi ‘Hayırlı Cuma’ anlaşması ne?  Kuzey İrlanda sürecinin arka planında 73'ten itibaren Sunningdale bildirisinden sonra da gizli görüşmeler var fakat gizli görüşmelerin en çok yoğunlaştığı dönem 90’lar. Özellikle soğuk savaş bitince, dünyada bu tür çatışmalı sorunların müzakerelerle çözülmesi yönünde de bir eğilim ortaya çıkıyor. Dünyada böyle bir hava esmeye başlıyor. Bunun önemli örneklerinden biri de tabi Güney Afrika.  Güney Afrika’da da çözüm süreci esasen 90'da resmen başlıyor.  Mandela’nın serbest bırakılması da o döneme denk geliyor. Kuzey İrlanda sorununu çözmek için de gizli görüşmeler yapılıyor. 1994'te bir ateşkes var. İRA’nın yaptığı en ciddi ateşkes oydu ve o ateşkes, çözüme giden yolda da önemli bir dönüm noktası olmuştu. John Major dönemindeydi bu ateşkes. 94 sonrası IRA'nın çok az eylemi var. 97’de Tony Blair hükümeti göreve geliyor. Görüşmeler hızlandırılıyor, 96'da George Mitchell prensipleri denilen bir şey var, Amerika’da bir senatör, çözümün ya da bir sürecin altyapısını hazırlamak için aracılık yapıyor. George Mitchell, altı ilke belirleyerek ilan ediyor. Diyor ki, bundan sonra bu süreç, bu ilkelere göre yürümelidir. 97’de resmen Kuzey İrlanda çözüm süreci başlıyor. Çok yoğun görüşmelerle masa etrafındalar; arabulucular var, gözlemciler var, taraflar karşılıklı birbirlerini tanıyarak masa başına geçiyorlar. Yoğun ve hızlandırılmış görüşmeler yapıyorlar; birkaç ay içinde nihai sonuca varıyorlar ve 1998 yılında ‘Hayırlı Cuma’ anlaşmasını imzalıyorlar. Hayırlı Cuma anlaşmasının bir sürü hükmü var, ayrıntıları var. 1998’de İngiltere hükümeti, İrlanda Cumhuriyeti ve bir ikisi hariç Protestan ve Katolik örgütlerin tamamı imza atıyorlar bu ‘Hayırlı Cuma’ antlaşmasına. ‘Hayırlı Cuma’ antlaşmasının en önemli hükümlerinden biri yetki devridir. Yani Kuzey İrlanda’ya özerklik, daha güçlü bir özerklik tanımayı öngören maddedir. Bunun dışında silahsızlanma konusunda çeşitli hükümler var. İdari sistemin reformuna ilişkin hükümler var. Özellikle yargı ve polis teşkilatının yeniden yapılandırılması en önemli hükümlerden biri ve bu anlaşma imzalandıktan sonra uygulama aşaması da oldukça uzun bir döneme yayılıyor.

Yani anlaşma imzalandı sorun çözüldü diyemiyoruz. Zira öyle olmadı. 98’de anlaşma imzalandıktan sonra peyderpey silahsızlanma görüşmeleri devam etti. Tabi cezaevlerindeki militanların serbest bırakılması, bunların serbest bırakılma şartları, yeniden siyasetin yolunu açan yani entegrasyon düzenlemeleri tedbirleri, bütün bunlar uygulama sürecini ilgilendiren meselelerdi. Şöyle söyleyeyim bir uluslararası bağımsız silahsızlanma komisyonu oluşturuluyor.

Silahsızlanma çok konuşulduğu için buraya dair bir iki ayrıntı daha aktaralım: 2005 yılına kadar silahlar nasıl bırakılacak diye bu uluslararası bağımsız silahsızlanma komisyonunun gözetiminde görüşmeler sürüyor, her bir ayrıntı konuşuluyor. Mesela IRA ısrarla silah teslim etmeyi reddediyor. Eğer silahsızlanma olacak olsa bile, diyor, ben silahlarımı kendim gömerim; size teslim etmem. Bu bir pazarlık konusu oluyor nasıl, çözülecek? Hatta kriz sebebi de oluyor bir ara. 2002 yılında Sinn Fein’in lideri Gerry Adams ilk defa silahsızlanma konusunda epeyce mesafe alındığını gösteren bir açıklama yapıyor ve diyor ki, artık bundan sonra IRA’ya ihtiyaç duyulmayacak bir dönemin başladığını görüyorum. Yani şimdi önümüze baktığımızda gelecek yıllarda artık IRA’ya ihtiyaç duymayacağımız şartları yaratabileceğimizi görebiliyorum diyor. Bu IRA’nın silahsızlanması konusunda en önemli mesajlardan biriydi, kendi toplumuna mesajıydı. Çünkü IRA’nın ortaya çıkışı, daha doğrusu IRA’nın silahlı eylemleri yoğunlaştırması tam da 1972'de olmuştu ve yine 1972'de Kanlı Pazar yaşandıktan sonra, IRA’ya yönelik tabandan ciddi baskı vardı, "Neden daha radikal eylemler yapmıyorsunuz? Neden sivilleri korumuyorsunuz, kendi şehirlerinizi korumuyorsunuz? Daha fazla, daha sert silahlı mücadele istiyoruz" baskısı vardı. IRA içinde gruplaşmalar oluyordu. Ayrılanlar da oluyordu bu tartışmalarda, fakat IRA 1972’den sonra gerçekten o çok ses getiren çok sarsıntı yaratan eylemlere başlıyor. Silahlı mücadelenin yoğunlaşması, aslında gerçek anlamda silahlı mücadelenin başlangıcı 1972 sayılır. 1969’da baskılar başlamıştı, Katoliklere yönelik Kanlı Pazar bunun doruk noktası oldu.

Chris’in dediği gibi bütün o barikatları, her türlü askeri gücü kullanarak ortadan kaldırırız anlayışıyla harekete geçti İngiliz ordusu ve hükümeti, ardından IRA’nın çok daha yoğun silahlı eylemleri başladı. Sadece silahlı eylemler, değil çok yoğun katılımlar da o dönemde yaşandı. IRA’ya katılımın en yoğun olduğu dönem 72 ve sonrasıdır, 80'e kadar. 1972 yılı en ağır yıl, kayıtlara göre 496 kişi hayatını kaybetti, sadece 1972'de. Otuz yıl boyunca yaklaşık 3600 insan bu çatışmalarda hayatını kaybetti. 3600 rakamı düşük görünebilir size, yani bu kadar şiddetli çatışmalarda bu can kaybı sayısı az gibi görünebilir ama Kuzey İrlanda’nın tamamının nüfusu iki milyon sekiz yüz bindir. Yani onu düşünürseniz neredeyse her evde en az bir kişinin hayatını kaybettiği sonucunu çıkarabilirsiniz. Yani çatışma Kuzey İrlanda toplumunun bütün bireylerini etkileyecek bir yoğunluktaydı. İşte bu süreden sonra IRA silah bırakabilir sözü şu anlama geliyordu: Gerry Adams, kendi temsil ettiği kitleye, sizin artık kendinizi silahla savunmanızı gerektirecek güvensizlik şartları ortadan kalkmıştır, yani siz artık silahlı bir örgüt olmadan da yaşayabileceksiniz mesajını vermişti.

2002'den sonra da silahsızlanma görüşmeleri hızlandı. 2005'e gelindiğinde de IRA, artık bundan sonra silahlara gerek kalmamıştır; Kuzey İrlanda da mücadeleyi demokratik siyasal alanda sürdürmek için şartlar yeterince oluşmuştur, anlamına gelen bir açıklama yaptı ve silahların gömülmesini kabul etti. Bu silahları gömme tabiri,  tam da Kuzey İrlanda’daki bu tecrübeden geliyor. Yani IRA, komisyon başkanıyla ve komisyon görevlileriyle yaptığı görüşmelerde kesinlikle silah teslim etmeyeceğini söyledi. İngiliz hükümeti ve Protestanlar da silahların gömüldüğünden, silahların terk edildiğinden nasıl emin olacaklarına dair kaygılarını dile getirince bunun yöntemini buldular, silahlar gömüldü fotoğrafları çekildi kayıtları yapıldı ama koordinatlar sadece bu komisyonda bulunacak diye de anlaşma yapıldı. Yani öyle istendiği yerde de açıklanmayacaktı. Nereye gömüldü, nasıl gömüldü diye bir açıklama yapma yetkisi de komisyona tanınmadı. Sadece taraflar arasında kalacaktı.  Gömülen yerin üstüne de beton döküldü silahlar da böyle gömüldü.

Peki, o günden bu güne ne oldu? 2006'da İskoçya'da St. Andrews anlaşması imzalandı, bu da yetki devrini resmileştirdi. Bu da sadece Kuzey İrlanda’yla sınırlı kalmadı. Aslında, Büyük Britanya ya da Birleşik Krallık tuhaf bir bölgeli ülke olmasına rağmen ciddi bir üniter sistemi de vardı. Yani kültürel özerklik var fakat coğrafi özerklik ve siyasi özerklik yoktu. Ne zamana kadar, 2006 yılına kadar. Kendi parlamentoları tamamen vesayet altındaydı. Parlamento var görünüyordu, fakat Londra’daki Parlamento'nun vesayeti altındaydı. İngiltere’nin daha doğrusu Birleşik Krallığın özerk bir sisteme kavuşması, Kuzey İrlanda sorununun çözümüyle birlikte oldu.

2006'da Kuzey İrlanda’ya yetki devri anlaşması yapıldı. Aynı yıl, Galler ve İskoçya için de bunlar hayata geçirildi. Aşama aşama şimdiki yetki devri dediğimiz sistemin, yani İskoçya’nın Galler’in Kuzey İrlanda’nın geniş özerkliğe kavuştuğu sistemin temeli atıldı.

2006'da Kuzey İrlanda’da sorunlar bitmiş değil. Yine, Chris de aktardı, benim oralardayken en çok ilgimi çeken, daha doğrusu biraz hüzün duyduğum manzaralardan biri şuydu: O zaman yazdığım yazıya baktık biraz önce Chris’le, 2011 Temmuz ayında yazmışım bu yazıyı. Yazının başlığı “Kuzey İrlanda: Bölünmüş Toplum”. Sancılı barış bu evet, barış var bu kesin; çünkü çatışmalar şehirlerde yaşanıyordu, sonuçta Kuzey İrlanda’daki çatışma bir şehir çatışmasıydı. O nedenle şimdi belki yeniden Kuzey İrlanda’ya bakmak önemli çünkü şimdi bizde de şehirlerde çatışma yaşanıyor, bugünlerde.  Bu gözle baktığımızda neler görebiliriz? Bir iki cümle ile onları da söyleyeceğim ama şöyle tamamlayayım biraz önce başladığım cümleyi: evet çatışma yok artık. Eskiden her ev neredeyse bir tür karargâhtı. Özellikle IRA’nın hâkim olduğu bölge diye bir şey yoktu, Katoliklerin yaşadığı bölgelerin çok büyük bir kısmı öyle ya da böyle bir silahlı faaliyet üssü, alanı ya da cephe gerisi gibiydi. Dolayısıyla bir baskın yapıldığında bir yere, o mahallenin tamamı bundan etkileniyordu. Artık öyle bir durum söz konusu değil, ama Belfast başta olmak üzere, Derry'nin son durumunu bilmiyorum ama sanırım Derry’de de aynı şey geçerli, mahalleler birebirinden ayrılmış durumda. Yine okullar birbirinden ayrı. Yani Katolikler, Protestanlar ortak okullara çok az gidiyorlar. Katolik ve Protestan çocukların birlikte okuduğu okulların sayısı da az, birlikte okuyan öğrenci sayısı da az. Bazı mahallelerin, hala Ortaçağ'daki şatoların kapılarını hatırlatan kapıları var. Geceleri kocaman büyük kapılar kapanıyor ve mahalleye giriş yasak. Hala bir güvensizlik var iki toplum arasında. Ama çatışma yok, birbirlerini boğazlama fikri yok. Sorunların siyasi zeminde çözümü yolunda çok mesafe alındı. İlk başlarda birbirleriyle konuşmayı bile istemeyen temsilciler şimdi ortak hükümette birlikte yer alabiliyorlar. Zordur barış süreçleri, her ülkenin kendine göre zorlukları vardır. Fakat bu zorluklara değer çünkü sonuçta insanlar sorunlarını konuşarak veya demokratik başka yöntemlerle çözmeyi öğreniyorlar. Ölümler ve yıkımlar sona eriyor.

Şimdi dönelim Türkiye ile kısa bir karşılaştırmaya. Evet iki buçuk yıllık önemli bir çözüm süreci yaşadık. 2012 sonu ya da 2013 başı ve 2015 Nisanına kadar diyelim. Çünkü ben bu sürecin 2015 Nisanında bitirildiğini düşünüyorum. Bizim, parti olarak da görüşümüz budur zaten. Yani bu müzakerelerde de, bu müzakere sürecinin başlangıcında da devamında da en önemli rolü olan Öcalan’a tecrit uygulanmasıyla birlikte süreç sona ermiştir. Bence cumhurbaşkanının Mart ayında yaptığı açıklamalar onun işaretiydi. Hani masa yoktur, Dolmabahçe mutabakatını tanımıyorum falan sözleri üzerine, Öcalan’la 5 Nisan'da son görüşme oldu, 5 Nisan 2015'ten itibaren tecrit uygulanınca, yani müzakerenin baş aktörü devre dışı bırakılınca süreç de bitmiş oldu.

Bu önemli bir süreçti, fakat hükümetin burada özellikle yapmaktan kaçındığı şeyleri hatırlatalım ve neden bu süreç böyle noktalandı onu daha iyi anlamaya çalışalım. Bir defa hükümet, bir üçüncü gözü hiçbir zaman kabul etmedi. Yalnızca Dolmabahçe’de kabul ettiler ve bir izleme heyeti kurulması konusunda mutabakata varıldı fakat onu da kısa bir süre sonra, zaten Cumhurbaşkanı reddetti. Böylece başından itibaren masada olan bir talebi ısrarla reddetti. Süreci kurumsallaştırmak istemedi. Araya gözlemcilerin girmesini istemedi. Bir çerçeve yasa çıkardı, onu da büyük krizlerden sonra yarım yamalak çok muğlâk bir şekilde çıkardı. Bunun da anlamı şuydu: ben bu süreci istediğim şekilde istediğim ölçüde ve istediğim sürece yürütürüm. Sürecin kontrolünü bütünüyle elinde tutmak istiyordu. Oysa başarılı süreçlerin hepsine baktığımızda mutlaka kurumları vardır, mutlaka üçüncü tarafları vardır ve mutlaka resmen tarafların birbirini tanıdığını gösteren işlemler vardır. Şimdi hükümet bunu hiçbir şekilde yapmak istemedi, buna yanaşmadı. Bence süreci zaten zayıf kılan en önemli nokta buydu. Süreç bu zayıf noktadan çöktü diyebiliriz. İrlanda sürecine baktığımızda başından sonuna kadar bu saydığım kurumsal unsurlar mevcuttu.

Silahsızlanma en çok konuşulan meseledir.

Dünyada başarılı bir diğer müzakere süreci örneği Filipinler’dedir. Filipinlerde Moro İslami Kurtuluş Cephesiyle devlet, hükümet arasında görüşmeler sonuçlandı ve anlaşmaya varıldı. Şu an silahsızlanma aşamasındayız. Uluslararası bağımsız silahsızlanma komisyonunun başında Türkiye var. Yani komisyonun başkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin Manila büyükelçisidir. Bir de izleme heyeti vardı ve bu izleme heyetinin beş üyesi vardı, bunlardan biri Türkiye’ydi. O izleme heyetini kendilerine hatırlattık defalarca, yani başka bir yerde bunu kabul ediyorsunuz neden burada yapmıyorsunuz diye. Şu hani en çok propagandasını yaptıkları ya da dezenformasyon yaptıkları alan, silahsızlanma, tabii ki çözüm süreçlerinin en önemli hedefidir. Yani sorunu silahtan arındırma doğal olarak fiziksel silahsızlanmayı da beraberinde getirir ya da silahsızlanmayla birlikte yürür ama amaç sorunu silahtan arındırmaktır. Eğer siz bütünüyle silahtan arındırmayı kabul ettiğinizi gösteren bir yaklaşım içinde değilseniz, fiziksel silahsızlanmaya ulaşmanız çok zordur. İşte neden kalekolları bu kadar çok sorun ediyordu herkes. Ben akil insanlar heyetindeyken, yazdığımız  bütün raporlarda ve o zaman başbakan şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la sonra Davutoğlu ile yaptığımız toplantılarda ısrarla, sürekli, sadece bizler değil, Güneydoğu heyetinde yer alanlar da AKP’ye yakın insanlar da açıkça bunu dile getiriyorduk: Kalekol yapımları süreci zehirliyor. Bu, savaşa yatırım yapıldığı duygusu yaratıyor. Bir barışa giden yolda olduğumuz inancının yerleşmesini önlüyor.

Mesela korucu alımları,  iç güvenlik yasası hazırlıkları o dönemde bütün bu tartışılanlar şimdi daha iyi anlaşılıyor. Hükümet sürekli barışa değil savaşa yatırım ve hazırlık yapıyor, yani bu süreç nasıl olsa bitecek diyordu. Peki, bu güvensizliğin nedeni, karşı tarafa güvenmeme olabilir. Yani hükümet Kürt tarafına güvenmiyor olabilir. Bu güveni sağlamak için üçüncü tarafı birlikte oluşturalım dendiğinde onu reddediyor. İzleme heyeti kurulsun dediğimizde onu reddediyor. E, güven nasıl sağlanacak? Sorduğumuzda "şimdi nasıl olsa yürüyor"dan başka bir cevap gelmiyordu.

Son bir iki cümle ile tamamlayayım. Özerklik ya da öz yönetim, adına ne derseniz deyin bu çözüm sürecinin kilit konusudur. Belki de iki buçuk yıl boyunca hükümetin esasa girmekten kaçması da bu sürecin daha da zayıflamasına çökmesine yol açan başka bir sebeptir. Şöyle söyleyeyim iki tane kilit konu olduğunu biliyordu herkes süreç devam ederken. Masada da açıkça konuşulsun konuşulmasın bunlar biliniyordu. Biri bütün unsurlarıyla dil haklarının olmasıdır. Yani kültürel özerkliğin tam olarak olmasıdır. Biri de siyasi özgürlüktür. Yani kültürel özerklik ve siyasi özerklik olmadan sonucun bir fiil çözümün olamayacağı biliniyordu. Elbette birden ve hemen olması gerekmiyordu. Ama bunların olacağına dair bir ortak kabul oluşsaydı, ortaya çıksaydı zaman içinde uygulama planı oluşturulabilirdi. Zaten müzakere süreçlerinin amacı da budur. Bunlar yapılırken öbür yandan silahsızlanma süreçleri de devam edebilirdi.

Şimdi yine aynı yola geleceğimizden şüphemiz yok. Evet, savaş şimdi bütün şiddetiyle devam ediyor ama biliyoruz ki, hiçbir savaş sonsuza kadar sürmez. Hele bu tür sorunlarda çözüm, çatışmalardan ve savaştan geçmez. Eninde sonunda masaya oturulur. Bir daha masa kurulup başarısız olursa bu sefer daha büyük felaketler yaşamamız galiba kaçınılmaz olacak. Dileriz ve umarız bu eninde sonunda dediğimiz vade çok kısa sürer. Kısa bir süre sonra yeniden masa kurulur ama masa kurulduğunda şu iki noktayı tekrar ve mutlaka hep hatırlatmak gerekiyor. : Birincisi şeklen süreç sağlam kurulacak. Yani izleme heyetiyle, üçüncü tarafla, güvenceleriyle, kurallarıyla sağlam bir şekilde oluşacak. İkincisi, çözüme giden yolda iki temel konu mutlaka masada olacak. Biri kültürel özerkliktir, bütün dil hakları başta olmak üzere, diğeri de siyasi özerkliktir. Tartışılacak olan şey, bunları hangi süre içinde, hangi yöntemlerle, hangi model içinde hayata geçiririz meselesidir. Bunları o zaman siyaset dünyası sivil toplum herkes birlikte tartışır, işte geniş bir mutabakat ile bu ikisi için bir model kurulur. Önümüzde başka bir yol yok, umarım bu noktaya bir an önce geliriz.

Ben burada bitireyim. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.

BU RAPORU PAYLAŞ :

BU HABERE İLİŞKİN FOTOĞRAFLAR :